ÇALIŞMA YAŞAMINDA DEVLET

“Sanayi sektöründeki” işçi-işveren ilişkilerinin ve çalışma koşullarının belirlenmesinde, bu ilişkilerin kurumsal bir anlayış çerçevesinde yerleşmesinde devletin düzenleyici rolünün önemi büyüktür.

Çalışma Yaşamının Geçirdiği Aşamalar

Çalışma ilişkilerinin geçirdiği gelişim süreci incelendiğinde, bu sürecin gelişim seyrinin de diğer tüm sosyal olaylardan farklı olmadığı görülür. Dolayısıyla çalışma ilişkilerinin gelişimi de her ülkenin kendi kültürel politik ve ekonomik durumuna göre farklılık göstermiştir.

Doğası gereği tüm sosyal olaylar ekonomik, politik, siyasi ve kaçınılmaz olarak kültüreldir. Ancak tüm ülkelerde farklılık göstermeyen bir husus vardır ki o da çalışma ilişkilerin geçirdiği aşamalar ele alınırken temel ölçüt olarak devletin “müdahale biçimidir. Ülkelerin farklı gelişmişlik düzeyi, farklı ekonomik ve sosyal yapıları, çalışma ilişkilerinin de farklı bir biçimde gelişme göstermesine neden olmuştur.

Devletler işçi-işveren ilişkilerinde her zaman önemli bir aktör (taraf) durumundadır. Ancak burada önemli olan devletin ekonomiye müdahale şeklidir. Çalışma ilişkileri işverenler ve isçiler arasındaki gündelik ilişkilerin doğurduğu sorunlar da dâhil olmak üzere birbirinden farklı üç eylem alanı vardır. Bunlar; bireysel ilişkiler alanı, toplu ilişkiler alanı ve bireysel ve toplu ilişkilerin düzenlenmesinde kamunun müdahalesinden oluşan alandır.

Dönemsel olarak başlangıçta çalışma ilişkilerinde kurumsal ilişkiler ön planda iken zamanla insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi alanlardaki ilerlemelere bağlı olarak bireysel ilişkiler ön plana çıkmıştır. Çalışma ilişkilerinin geçirdiği aşamaları Fransız ihtilaliyle birlikte başlatmak gerekir. Söz konusu ihtilalla birlikte çokça vurgulanan adalet, eşitlik ve özgürlük gibi kavramların çalışma ilişkileri üzerinde önemli etkisi olmuştur.

Çalışma ilişkileri aşamaları;
Kitle Üretimi Dönemi

Çalışma ilişkilerinin başlangıç aşaması yukarıda kısaca bahsedildiği gibi toplumsal, hukuksal, politik ve ekonomik yapılar üzerinde derin etkisi olan Fransız Devrimidir.

Çalışma ilişkilerinin gelişim süreci temel bazı özellikler dikkate alınarak açıklanabilir. Bunlardan ilki çalışma ilişkilerinin başlangıç aşamasıdır. Bu aşama aynı zamanda kitle üretimi dönemi olarak ifade edilebilir. Çalışma

ilişkilerinin bu aşaması, devletin piyasaya aşırı müdahalesinin olmadığı, ilişkilerin çalışan ve işveren arasında bireysel sözleşmelerle belirlendigi, piyasanın genel arz ve talep dengeleri içinde çalıstıgı bir aşamayı ifade eder. Kitle üretim dönemi, sanayileşmenin ilk dönemlerine tekabül eder.

İnsanın beden gücünü ikame eden makinelerin iş süreçlerinde kullanılmasıyla birlikte çalışanların önemi azalmaya başlamış ve buna paralel olarak düşük ücret düzeyi ve uzun çalışma saatleri kitle üretim döneminin temel özellikleri olmuştur.

Fransız Devriminin İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde üzerinde durduğu özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet gibi kavramlar bireysel yaşamda insanların, iş yaşamında ise çalışanların hakları ve çıkarları konusunda daha duyarlı olmaları sonucunu getirmiştir. Fransız devriminin adalet, eşitlik ve özgürlük gibi ilkelerinin genel ekonomiye yansıması ise yine “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde sloganlaşan ve genel olarak ekonomiye devletin müdahalesini kabul etmeyen bireyci, piyasa koşullarına ve serbest rekabete dayalı (liberalizm) bir yönetim anlayışının ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Müdahaleci Kontrol Dönemi

Çalışma ilişkilerinin ikinci aşamasını müdahaleci kontrol dönemi oluşturur. Bu dönem, devletin sosyal ve ekonomik ilişkilere müdahalesinin fazla olduğu dönemdir.

Müdahaleci kontrol döneminde devlet bazı yasal düzenlemelerle çalışma yaşamını düzenlemiştir. İş hukuku, sosyal güvenlik hukuku, toplu pazarlık hukuku gibi hukuksal alanlarda yaşlanan gelişmeler genel olarak müdahaleci kontrol dönemlerinin ürünüdür.

Müdahaleci kontrol dönemi tarihsel süreç itibariyle işçi sınfının ve sınıf bilincinin yükseldiği bir dönemi ifade eder. Sınıf bilincinin yükselmesi işçi-işveren arasında gerilimlerin, anlaşmazlıkların yaşanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu durumda devlet toplu pazarlık süreçlerine hakem olarak katılarak taraflar arasında anlaşmazlıkları uzlaştırmayla çözmeye çalışmış, taraflar arasında denge kurmaya çaba göstermiştir.

Liberal Çoğulcu Dönem

Liberalizm özünde devletin bireylerin yaşamlarına en az düzeyde müdahale etmelerini savunan bir görüştür. Liberalizmin temel görüşü, mülkiyetçi, bireyci anlayıştır. Liberalizm hem bırakınız yapsınlar (laissezfaire) temelindeki iktisadi öğretilerle, hem de anayasal garantiler ve içinde tüm yurttaşların yaşam, mülkiyet, ifade özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, din özgürlüğü hakları gibi bazı özgürlüklerle ilgili devredilemez haklara sahip olduklarını ileri sürer.

Devletin ekonomik yaşama sınırlı müdahalesini öngören çoğulcu liberal dönemde çalışma işliklerine dair bazı düzenlemeler yapılmış, işçilerin çalışma koşullarında özgürlükler ve insan hakları çerçevesinde kısmi düzelmeler olmuştur. Devletin çalışma yaşamına sınırlı müdahalesinin yanında, işçi ve işveren ilişkilerini düzenleyen yasal düzenlemeler bu dönemde yapılmıştır. Toplu sözleşme ve toplu pazarlık bu dönemde çalışma hayatının odağına yerleşmiştir.

Çalışma iliksilerinin altın çağı olarak nitelendirilen liberal çoğulcu dönemde bir taraftan Sosyal Devlet anlayışı gelişmiş, diğer taraftan insan hakları ve özgürlükleri konusundaki iyileşmeler, işçi işveren ilişkilerinin işçiden yana geliştiği dönem olmuştur.

Liberal çoğulcu dönem aşamasında devletin asıl rolü, taraflar arasında (işçi-işveren) uzlaştırıcı ve denge sağlayıcı olmasıdır. Yeni sendikacılık”, “yeni toplumsal sendikacılık” veya daha yaygın kullanımıyla “toplumsal hareket sendikacılığı” bu dönemde gelişmiştir. Çoğulcu liberal dönem sendikalar açısından da bir altın çağ dönemini ifade eder.

Neo-liberal Dönem

Küreselleşme toplumsal yaşamı yönlendirdiği gibi, çalışma ilişkileri üzerinde de etkili olmaktadır. Bugün küreselleşme dediğimiz olgunun ortaya çıktığı dönem aynı zamanda çalışma ilişkileri açısından sendikasızlık dönemini ifade eder.

Zaman içerisinde sendikaların işlevlerini yitireceği ve işçilerin aleyhine gelişen endüstriyel ilişkilerin sendikasız bir dönemle sonlanacağı tartışılmaktadır. Ekonomik gelişmeler bu öngörüleri önemli ölçüde doğrulamıştır.

Küreselleşme esasında, sadece ekonomik bir olgu değil; kültürel, siyasi sosyal, hukuki ve uluslararası boyutları da olan kapsamlı bir değişim sürecidir. Eğitim sisteminden, davranış biçimlerine, beslenmeden, müzik ve eğlenceye, giyim kuşamdan çalışma ilişkilerine kadar, birçok alanda etkili olmaktadır.

1970 sonrası küreselleşme ile birlikte düşünsel alanda ortaya çıkan en önemli gelişme neo-liberal akımların güç kazanması olmuştur.

Sendikasız Endüstriyel İlişkiler Dönemi

Küreselleşme ile birlikte özelleştirme, deregülasyon (mevzuat gevşetme), liberalleşme gibi politikalar önem kazanmaya başladı. Ancak belirtmek gerekir ki neo-liberal politikaların bizde etkisi 1980 sonrasına tekabül eder

ve bu tarihten sonra hızlı bir sendikasızlaşma eğilimi gözlenir. Global aktörler tarafından üretilen bu neo-liberal, ekonomik-ideolojik söylem sayesinde, dünya işveren çıkarlarına uygun bir zihin yapısı ortaya çıkarıldı.

Kısaca ikinci dünya savaşından sonra liberalizmle “kuşatılan üçüncü dünya” ülkelerinin bu süreçte en büyük kayıpları işçi haklarının en önemli teminatı olan sendikal hakların zarar görmesi şeklinde olmuştur. Günümüzde ise durum değişmeye devam etmektedir. Nitekim 1980’lerden sonra başlayan ekonomik ve sosyal alandaki gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkan örgütlenme biçimlerinde sendikalar ya yoktur ya da çok az bir öneme sahiptir.

Sendikasızlaştırma Politikalarından Kaynaklanan Unsurlar

Yasal düzenlemeler ve işverenlerin tutumlarına bağlı olarak sendikalaşma hakkının kullanılmasının engellenmesi, başka bir ifade ile sendikaların üye sayılarının azal(tıl)masıdır. Sendikasızlaştırmanın bir başka modeli, son yıllarda yabancı sermayeli şirketlerde gözlemlenmektedir. Bu şirketlerin bir kısmı, sendika karşıtı tutum izleyerek, benimsedikleri “sendikasız yönetim modeli” kapsamında firmalarında sendikalı işçi çalıştırmamaktadırlar.

Yeni Teknolojiler ve Esnek Çalışma

Son yıllarda mekanizasyondan otomasyona geçişle birlikte işyerlerinde işçilerin yerine robot teknolojilerinin kullanımı, üretim ve hizmet sektöründe iş yapma biçimlerini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu durum adına “bilgi işçisi” denilen göreci nitelikli işgücü ihtiyacını artırmış olsa da, niteliksiz işgücüne olan ihtiyacı azaltmıştır.

Esnek çalışma ile üretimde esneklik sağlanması ve emek maliyetini düşürerek uluslararası alanda rekabet şansının artırılması hedeflenmektedir. Çalışanların evlerinde veya iş yerine bağlı olmadan herhangi bir yerde iş yapma olanağı bulmaları, sendikalara olan ihtiyaçlarını ya azaltmış, ya da söz konusu rahatlıktan yararlanma adına sendikal haklarından vazgeçmişlerdir.

Esnek çalışma saatleri, kısmi süreli çalışma ya da iş paylaşımı, sıkıştırılmış iş haftaları, vardiyalı çalışma, alternatif işyeri (esnek yer) uygulamaları vb. bu bağlamda en çok karşılaşılan atipik çalışma uygulamalardır. Aynı araştırmada, ülkemizde her 10 işletmeden ikisinin evde personel çalıştırdığı belirtilmiştir. Bu durumun çalışma ilişkilerine yansıması ise sendikasızlaşma şeklinde olmaktadır.

Taşeronlaşma

İşverenlerin “sendikasızlaştırma” yöntemi olarak uyguladıkları, işin bölünerek alt işverenler (taşeronlar) eliyle yürütülmesi yolu, Türkiye’de de son yıllarda yaygınlık kazanmaktadır. Bugün çağdaş çalışma yöntemlerinden olan dış kaynaklardan yararlanma (outsorcing), aslında işçi-işveren-sendika şeklindeki geleneksel çalışma ilişkilerinden uzaklaşmanın önemli bir aracı olarak görülmektedir. Bu nedenle taşeronlaşma Türkiye’de “ucuz ve sendikasız işçi” anlamına gelmektedir.

Devletin Rolü

Geleneksel anlamda işçi, işveren ve devlet üçlüsü çalışma ilişkilerinin temelini oluşturur. Bu yüzden devlet endüstri ilişkilerinde çok önemli bir yere sahiptir. 1980’lere kadar devlet çalışma ilişkilerine yönelik düzenlemeler yapmıştır. 1980’lerden sonra devletin çalışma ilişkilerine yönelik olumlu yaklaşımı sona ermiştir. Bunun başlıca nedeni; rekabetin artması, krizler, özelleştirme politikaları, yeni yönetim teknikleri vs. bütün bu gelişmeler devletin çalışma ilişkileri içindeki rolünü azaltmıştır. Bu durum aynı zamanda sendikasızlaşmaya zemin hazırlamıştır.

Özelleştirme Politikaları

Sonuç olarak Türkiye genelinde özelleştirilen işletmelerde ortalama sendikalaşma oranı %90’lardan %36’lara gerilemiştir. Özellikle bu durum bizim ülkemizde sendikalar aleyhine gelişmiştir; zira ülkemizde sendikaların asıl örgütlendiği alan kamu kesimi olduğu için, sendikalar özelleştirme uygulamalarından olumsuz olarak etkilenmişlerdir.

Yeni İnsan Kaynakları Yönetimi Anlayışı ve İş Gücü Yapısında Yaşanan Değişim

Geleneksel anlamda insan kaynakları yönetimi çalışma ilişkilerinde taraflardan biri iken günümüzde bu rolün önemi artmıştır.

Daha önce çalışma ilişkilerinde taraf olan sendika iken, yeni insan kaynakları yönetimi modelinde taraf olan bireydir. Ayrıca yeni insan kaynakları modelinde devlet taraf olarak sürece dahil olmamaktadır.

Sendikasızlaşmanın arkasındaki temel faktörlerden biri de işgücü yapısındaki değişmedir. Bugün üretim geniş ölçekli imalattan hizmet sektörüne doğru kaymaktadır.

Daha çok sanayi sektörü örgütleri için örgütlenen sendikalar, hizmet sektörünün önem kazanmasına paralel olarak önemini yitirmeye başlamıştır.

Toplu Pazarlığın Yerini Bireysel Sözleşmenin Alması

Değişen piyasa koşulları birçok ülkede toplu pazarlık sisteminin değişmesine neden olmuştur. Teknolojik gelişmeler yeni yönetim biçimleri ve değişen çalışma şartları gerek düzey, gerekse içerik açısından değişmiştir. Yeni Yönetim Tekniklerinin Ortaya Çıkması

Yeni yönetim teknikleri ile birlikte tüm çalışanlar bilgi üreten ve kullanan konumuna gelmektedirler.

Son yıllarda, iş hayatında rekabetin hızla artması nedeniyle işletmeler farklı yönetim tekniklerini uygulamaya başlamışlardır. Yeni yönetim teknikleri ile birlikte tüm çalışanlar bilgi üreten ve kullanan konumuna gelmektedirler.

Kapsam Dışı Personel Uygulamaları

Kapsam dışı personel kavramı, toplu iş sözleşmesi taraflarının karşılıklı anlaşması sonucunda sendika üyesi olsun veya olmasın Toplu İş Sözleşmesi rejimi dışında bırakılan kişileri ifade etmektedir. Ne var ki, işveren tarafından nitelikli işçilere, başka bir ifade ile “işletme seçkinleri” olarak nitelendirilen kapsam dışı personele nispeten yüksek ücret verilerek toplu sözleşme kapsamının dışında tutulması, işçinin sendikalara üye olma eğilimini önemli ölçüde azaltan bir unsur olmaktadır.

Zira işçinin sendikası aracılığıyla elde edebileceğini umduğu ücret artışı beklentisi, kapsam dışı personel uygulamasında sendikaya lüzum kalmadan doğrudan işveren tarafından karşılanmaktadır.

Çırak ve Stajyer İşçi Çalıştırılması

3308 sayılı Kanunda tanımı yapılan çıraklar, 1475 sayılı İş Kanun’u hükümlerinin dışında tutulmaktadır.

Çalışma İlişkilerinin Geleceği

İlginç bir ironidir; sendikal faaliyetlerin gelişmediği ilk dönemde de çalışma ilişkileri sendikaların olmadığı, işgörenlerin işverenler karşısında örgütlü yapıların (sendikaların) desteğinden uzak korumasız durumdaydılar. Özellikle gelişmiş ülkelerde sendikasız çalışma ilişkilerine kadar giden senaryolar üretilmiş ve tartışmalar yapılmaya başlanmıştır. Sendikasız çalışma ilişkileri sistemi, 1970’lerden sonra başlayan sanayi sonrası dönüşümle birlikte olmuştur.

Pazarlık imkanı azalan sendikaların daha savunmacı bir pozisyonu benimsemek durumunda kalmaları, buna karşılık işverenlerin daha etkili olmaları yönünde bir eğilimin gelecek zamanlarda çalışma ilişkilerini yönlendireceği ileri sürülebilir. Günümüzde çokuluslu şirketler, daha ucuz ve kaliteli işgücünün, uygun çalışma standartlarının bulunduğu ülkelerde yatırım yapmayı tercih etmektedirler.

Tüm ülkelerde hükümetler, işveren kesimi ve hatta birçok ülkede işçi kesimi, kendi coğrafyalarına yeterli sermaye çekebilmek ve istihdam yaratabilmek için ulusal sistemlerini gözden geçirme, girişimciliğe zemin hazırlama çabasına girmiştir. Bu çaba sendikaların sisteme dâhil olmadığı, çalışanların bireysel çıkarlarını toplu sözleşmelerle değil, psikolojik sözleşmelerle koruyabilecekleri bir anlayışı beraberinde getirmektedir.

Sivil toplumlarda devletin rolü sosyal kurumlar tarafından belirlenmektedir. Gelecekte bunun nasıl olacağı tartışılmaktadır. Gelecekte devletin çalışma hayatı ile ilişkili rolü sadece ulusal gruplar tarafından değil, uluslar arası baskı grupları tarafından da belirlenecektir.

Yeni çalışma koşullarında, küreselleşme ile birlikte dış ticaretin gelişmesi sonucu ülkenin ekonomik büyümesiyle işçi sınıfının durumunun da kaçınılmaz olarak düzeleceğini savunulmaktadır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte çalışanlarla ilgili anlayış da değişmiştir. Çalışma mekânları değiştiği gibi, işçilerin niteliği de değişmektedir. Ancak kısa bir süre içerisinde bu ülkelerde bu tür gelişmelerin olması kaçınılmazdır.

Günümüzde sınırlandırılamayan küresel güçler, milli devletlerin sınırlarına sığmayan bazı faaliyetleri için “bölgesel devletlerin oluşmasını sağlamaktadır. Kürerselleşme beraberinde tüm dünya ülkelerin gündemine, çalışma standartlarını ve sosyal korunmayı taşımıştır. Gelişmiş ülkelerde çalışma hayatında hükümetlerden çok devlet kavramı kullanılmaktadır. Bunun sebebi, çalışma hayatını düzenleyen, hükümetin dışında bazı kurumların olmasından kaynaklanmaktadır. Hükümetlerine sermaye girişini hızlandırmak veya çıkışını engellemek için bazı sosyal hakların aşınmasına göz yumacakları beklenmektedir.

Devletin Çalışma İlişkilerindeki Rolü

Genellikle devlet kapitalist üretim tarzını ve ticari ilişkileri korur. Böyle bir durumda ancak ekonomiye müdahale fonksiyonunu ile icra edilebilir. Devlet, emek istihdamın kalitesini ve doğasını etkileyebilecek gerekli düzenlemeler yapabilir. Çalışma yaşamında işçi ve işveren arasındaki anlaşmazlıkların veya görüşmelerin yol ve yöntemini tespit eder. Örneğim işçi haklarını savunan sendikaların harekete alanının daraltabilir veya genişletebilir. Ayrıca hükümetler, çalışma ortamındaki gerilimleri azaltarak ve herkese iş imkânı sağlamaya çalışarak çalışma hayatındaki sosyal ve ekonomik gerilimleri azaltır.

Marksist teorisyenler devletin hakem rolünü önemli ölçüde eleştirmişlerdir. Onlara göre devlet, kapitalist ekonomiye, kâr birikimini ve yatırmaları genişletmek için müdahalede bulunur. Devlet, endüstriyel ve ticari ilişkilerin bir vasıtası olmamalıdır. Gerçek anlamda bilinen şey, devletin bir dizi iş kolunu (kırsal, imalat, hizmet

vb) etkilediği ve politikalarına yön verdiği yönündedir. Devlet istediği gibi her uygulamayı yapacak konumda değildir; yani devlet, özel sermaye üzerinde ancak nispi bir müdahale imkanına sahiptir

İşveren Olarak Devlet

Devlet adalet, savunma ve güvenlik gibi klasik işlevlerinin yanında, çalışma ilişkilerinde işveren konumundadır. Devlet; asgari ücret, sağlık ve güvenlik, çalışma (mesai) saatleri, çalışanlar arasında inanç, cinsiyet ve düşünce ayrımı yapmama, işten çıkarmaya karşı koruma ve resmi tatiller gibi birçok konuda düzenleyici tedbirler alarak çalışma ilişkilerini yasa koyucu olarak düzenler.

Birçok ülkede devlet işveren olarak hatta en büyük işveren olarak çalışma ilişkilerinde önemli rol oynamaktadır. Özelleştirme ile birlikte, devlete ait işletmelerin özel kesime devredilmesi, işveren devletin bu öncü ve örnek olma rolünü de ortadan kaldırmaktadır.

Yasa Koyucu Olarak Devlet

Kendisini anayasada sosyal devlet olarak tanımlayan devlet, çalışanların asgari hayat standartlarını içeren ücret, çalışma saati ve sağlık güvencesi sağlamayı devlet tanımının bir gereği olarak görmüştür.Devlet yasa koyucu fonksiyonu ile aynı zamanda asgari istihdam koşulları ve işten çıkarmaya karşı koruma gibi konularda asgari standartlar oluşturmaktadır.

Türkiye’de devlet siyasal yapının başta hukuk düzeni olmak üzere toplumsal ilişkileri belirlemede etkin bir rol oynar. Ülkemizde paternalist devlet kültürü nedeniyle, her şey devletten beklenmektedir.

Devlet üst bir örgütlenme yapısı, en büyük bir tüzel kişilik olarak işçi ve işveren arasındaki her tür anlaşmazlığı çözme konusunda hakem veya ara bulucu olarak işlev görür. Devlet uzlaşmazlıkları gidermek veya çatışmaları ortadan kaldırmak amacıyla ara bulucu olarak sürece dâhil olur.